19 Temmuz 2007 Perşembe
2 Temmuz 2007 Pazartesi
MUSA ile İBLİS
| |||
| Bir gece Musa [a.s], Tûr�a gidiyordu. İblîs, Musa�nın [a.s] yanına çıkageldi. Musa [a.s], o mel�una, �Neden Âdem�e [a.s] secde etmedin ki?� dedi. İblîs, ona, �Ey Allah huzuruna kabul edilmiş kimse! Ben sebepsiz yere Allah�ın kudretinden sürgün edildim. Eğer secde edebilseydim ben de senin gibi Allah�ın kelimi [konuşan ağzı] olurdum. Fakat yüce Allah böyle diledi. Niye eğri söyleyeyim? Doğru bir düzen zuhur etmedi bu işte� dedi. Musa (a.s) ona dedi ki: |
30 Haziran 2007 Cumartesi
ABDÜLKADİR GEYLÂNİ HAZRETLERİ'NDEN ÖĞÜTLER
AAAAAABDULKADİR GEYLANİ HAZRETLERİN'DEN ÖĞÜTLER'NDEN ÖĞÜTLER
Sakın yaptığın işlerde ve bulduğun manevi halde kendi gücünü görmeyesin. Bu hal kişiyi azdırır ve YARATAN’ın rahmet nazarından uzak kılar. Sakın sözünü dinletme ve kabul ettirme hevesine de kapılmayasın. Önce temeli at sonra üzerine binayı çık. Kalbini derin kaz ki oradan hikmet pınarları fışkırsın, sonra ihlas ve iyi işlerle o binayı yükselt. Bu işlerden sonra halkı o köşke davet et.
***
Başkasında bulunan bir hatayı defetmek istersen nefsinle yapma, imanınla yap. Kötülükleri ancak İMAN yıkar. Bu durumda RABB’in sana işlerinde yardımcı olur. O kötülüğü yok etmek için arkadaş olur, O kötülüğü ezer ortadan kaldırır. Eğer bir kötülüğü nefsin için, halkın seni tanıması için ortadan kaldırmaya niyet edersen rezil olursun. Her işte HAKK’ın rızası aranmalıdır.
***
İSLAM gömleğin yırtık, İMAN elbisen pis, kalbin cahil, için kederle dolu. Gönlün İSLAMİYET’e açık değil. İç alemin harap, dışın mamur, bütün sayfaların günah karası. Sevdiğin ve arzuladığın yalnızca dünya.
Kabir kapısı açık ve ahiret sana doğru gelmekte. En kısa zamanda aklını başına topla, yalnız dünya azığı toplamaktan vazgeç de ahiret azığını toplamakta acele et...
Sabırlı kulların bu dünyada çektiği cefa, Yüce Allah’ın (C.C) gözünden kaçmaz. Siz bir an olsun O’nun uğruna sabır yolunu tutun, yıllarca ecrini alırsınız. Ömrü boyunca “Kahraman” lakâbıyla gezen, onu bir anlık cesareti sonunda kazanmıştır.
***
Ey evlad, önce nefsine öğüt ver, onu yola getir, sonra da başkalarını... Senin henüz ıslaha muhtaç hallerin var, bunu sen de biliyorsun. Bunu bildiğin halde başkalarının islâhı ile uğraşma yolunda nasıl başarılı olabilirsin? Gözlerin bir adım öteyi görmüyorken körleri neyle yola getirme sevdasındasın?
***
Size gereken, Yüce Yaratanı sevmek ve O’ndan başka kimseden korkmamaktır. Ve bütün işleri onun rızasını gözeterek yapmak... Bunlar “Kalp” le olur, dil gürültüsüne getirip söze boğmakla olmaz. Sonra mihenk taşına vurulunca utanırsın. Kuru davaya kimse inanmaz. Halk arasında söylediğin sözleri yalnız kaldığında söylüyormusun?... Aynı duyguları tek başına kaldığın zaman da duyman mümkün oluyor mu?... İşte bunları yapabiliyorsan mesele yok... Kapı önünde “TEVHİD”, içeriye girince “ŞİRK”, yakışır mı? Bu, nifak, ikiyüzlülük alametidir, içi bozuk olmanın ta kendisidir. Acırım sana, sözün kötülükten sakınma hakkında, kalbin ise fitne çıkarmaya istekli. Şükrü dilinden bırakmıyorsun, ama kalbin daima itiraz halinde.
***
Geliniz aşırı, uygun olmayan arzularımızı bir yana atıp YARATANIMIZA koşalım. Bu yolda biraz perişanlık çekelim. Ne olur sanki biraz zahmet çeksek? O’na vardıktan sonra bütün çekilen sıkıntılar unutulur. İçimize ve dışımıza hükmeden nefsimizi HAK yoluna çevirelim, Rabbimizin Elçisine, Sevgilisine başvuralım, O’nun eteğini bırakmayalım.
***
Bütün amacın yemek, içmek ve arzularının tatmini olmasın. Bunların hepsi amaç değil, Yüce ALLAH’a (C.C.) ulaşmak için birer araçtır. Bütün hedefin sana en çok gerekli olana ulaşmak olmalı. Sana en gerekli olan ise YARATAN’ındır. O’nu ara. Her şeyin bir bedeli olur. Dünyaya AHİRET, yaratılmışlara ise bedel YARATAN’dır. Dünyayı kalbinden atarsan yerini HAK alır.
Yaşadığın günü ömrünün son günü bil, işlerini ona göre ayarla. Bu duygu sana yeter.
***
“ALLAH’tan (C.C) başka ilah yoktur,” dediğinde bir “DAVA” peşine düştün demektir. Her davada şahit isterler, şahidi olmayan davasını kaybeder. Ayrıca bu uğurda gelecek her türlü sıkıntıya göğüs gerip, sabır göstermek de birer şahid sayılır. Bunları yaparken İHLAS’lı olmak gerekir.
***
Hiçbir söz amelsiz ve ihlassız kabul edilmez. Kainatın Efendisinin (S.A.V) yolu İHLAS’tan ibarettir.
***
Dünyalık toplarken dikkatli ol. Gece odun toplayan gibi olma. Elini uzattığında neyi alacağını önceden kestirmelisin.
Gece odun toplayan eline geçeceğini bilemez, seni de ona benzetiyorum. Ayık ol, sonra felaket büyük olur.
***
HAK’la çekişme, nefsin için O’nu kötüleme, malın azaldı diye O’nu itham etme, insanlar sana yüz vermiyor diye O’nu suçlama. Suçu kendinde ara. Her işin kendi keyfine uygun olmasını istiyorsun, en büyük hüküm senin mi yoksa O’nun mu? Sen mi fazla biliyorsun yoksa O’ mu? Merhametin O’nunkinden fazla mı?
Sen ve bütün yaratıklar O’nun kuludur. Her şeyde yalnız O’nun hükmü geçer bunu sakın unutma.
***
YARATAN’ın rızasına erme yolunda yapmacık hareketler fayda getirmez, bu yolda yersiz arzu ve boş temenni ile yürünmez. Hele içi başka dışı başka birinin eline hiçbir şey geçmez. Bir de yalancılık ortaya çıkarsa felaket o zaman başlar. Eğer bu hallerin azı sende varsa hemen tevbe et ve tevbeni bozma. Tevbe etmekten ziyade, tevbeyi bozmamak esas hünerdir.
***
Böbürlenmeyi bırakın, Yüce ALLAH’a (C.C) karşı büyüklük satmakta neymiş? Kullara da kibirli davranmayın, haddinizi bilin. Varlığınıza tevazuyu yerleştirin. Önceden ne olduğunuzu düşünün; bir damla su.
Sonrası ne olacak malum...Bir hendeğe yuvarlanacak bir ağırlık. Hali böyle olana büyüklük taslamak yaraşır mı?
Hırsa kapılmayın, kötü arzular sizi esir etmesin. Dünyalık adamların kapısını aşındırmayın. Ezilip büzülerek onlardan dünyalık dilenmek size yakışmaz, sabırla doğru yoldan nasibini arasan daha iyi olmaz mı? Ya bir de yaptığın dilenciliğin sonu boşa çıkarsa... Sevgili Peygamberimizin (S.A.V) “En büyük belâ, nasibte olmayanı aramaktır,” buyruğunu hiç duymadın mı? Nasibte olmayanı kullar hiçbir zaman veremez. Dünya oğullarının buna hiçbir zaman gücü yetmez.
***
Ey ilim iddiasında bulunan, hani ağlaman? Yüce ALLAH’ın (C.C) korkusundan gözlerin yaşarıyor mu? O’ndan korkman ve günahları itirafın nerede? Nefsinle cenk etmek ve onu terbiye etmek yok mu? O’nu HAK tarafına çağırman nerede?
Bunların hiçbiri sende yok. Bütün derdin kasa, masa, yemek ve eğlenmek. Aklını başına al. Dünyadaki nimetlerden sana gelecek bir kısmetin varsa gelir, üzülme içini ferah tut. Bekleme yükünden kurtulursun, hırsın ağırlığı seni yormaz. Eğer bu şekilde davranmazsan, bütün bu uğraşmalarından sana ne kalacak dersin? Sadece bir yorgunluk ve ağır bir hesap...
***
Doğruluk olmadan bilginin sana ne yararı dokunur? Doğruluğun olmadığı için bilgi sana bela olur. Öğrendin, namaz kıldın, oruç tuttun sebebi sana mal versinler, iyiliğini görsünler, seni öğsünler oldu. Sana yakışır mı bu düşünceler?
Farzet ki halkın sana ilgisi arttı, bunun ölüm anındaki sıkıntıya faydası olur mu acaba? Seni sevenlerle aranda uçurumlar olacak o anda. Topladığın malları başkaları paylaşacak, hesabı ve cezası da sana kalacak.
***
Yazık sana! Cehennemlik işleri yaparken cenneti umuyorsun. Geçici şeylerle avunuyor onları seviyor ve senin sanıyorsun. Ama yakında elinden alacaklar.
Yaratan hayatı sana emanet olarak verdi, O’nun rızası yolunda yaşamanı emretti. Sen ise kendi isteğin, heveslerinin peşinde hayatını tükettin. Sana verilen zenginlik, makam, sıhhat birer emanettir. Bütün bunları YARATICININ rızasına uygun yolda kullan.
***
Ey evlad, ana rahminde seni kim besledi. O halde iken ne kadar acizdin, bu hale seni getiren kim? Sen ise kendi varlığına ve halka dayanmaktasın, parana, mevkine, bilgine güveniyorsun. Güvendiklerin bugün var yarın yok olabilirler. Yüce ALLAH’tan (C.C) başka her kime güveniyor veya kimden korkuyorsan o senin ilahındır. Yakında bütün güvendiklerin yok olur kullarla aran açılır, sana karşı kalpleri katılaşır, kapıları yüzüne vururlar seni kapı kapı dolaştırırlar. Çağırsan yardımına koşan olmaz.
Bütün bunlara sebeb Hak’tan başkasına güvenmiş olman, O’nun nimetlerini başkalarından bilmiş olmandır.
***
Yüce ALLAH’ın (C.C) dininde olmayan şeyleri yapmaya çalışma. Elinde iki şahit olsun; biri KUTSAL KİTABIMIZ, diğeri SÜNNET-İ RESULALLAH. Bunlar seni RABBİNE ulaştırır. Ama sen bu şahitleri bırakıp nefsinin peşinden gitmeye devam ediyorsun. Elinde iki şahidin var; biri zayıf aklın, diğeri de şahsi arzun. Şüphesiz bunlar seni ateşe iter. Firavun gibilerin arasına katar.
***
Ey içi bozuk, yakında öleceksin, öldükten sonra yaptıklarına çok pişman olacaksın ama çok geç...Dilin güzel söze alıştığı için konuştu ve aldandı, ama kalbin hiçbir şeyden anlamaz bir halde. Bu durum seni kurtarmaz. Güzel konuşmayı kalb yapmalı, yalnızca dilin iyi söz söylemesi faydasızdır.
***
Ey ALLAH (C.C) yolcularını bulamayan; varlığını ve yaratılmışları HAK varlığına perde eden kişi; ağla, başkasına bir ağlarsan kendine bin defa ağla
Geçmiş zamanda fakir, dünya malı olarak bir şeye malik olmayan bir papaz vardı. (Bu şeyhler ne yapıyorlar? Halkı kandırıp zengin oluyorlar. Ben de kimsenin tanımayacağı uzak bir memlekete gideyim. Kendimi şeyh olarak tanıtayım. Böylece zengin olurum) diye düşünüyor. Hemen tasavvuf kitaplarını temin ediyor. Tarikat adablarını okuyor. Nasıl hatme yapılır, nasıl teveccüh yapılır, hepsini öğreniyor. Adab ve talimatları ezberliyor. Ve kalkıp kendinin tanınmayacağı bir memlekete gidip kendini şeyh olarak tanıtarak tarikat vermeye başlıyor. Hatme, teveccuh, tâlim ve adab derken etrafına çok kalabalık birikiyor.
Kendisine muhabbet ve bağlılığı çok fazla olan bir dükkan sahibi tüccar varmış. Papaz da onun sık sık ziyaretine gidermiş. Bu tüccar verilen vazifeleri yapıyor, samimi olarak çalışıyor ve nihayet keşfi açılıyor. Bir gün virdini çekmiş, rabıtadayken, hele bir bakayım şeyhimin Allah yanında mertebesi ne kadar yücedir, diye Levhi Mahfuza nazar ediyor bir de ne görsün? Bunca zaman hizmet ettiği şeyhi orada Müslüman değil, keşiş olarak yazılır. Derhal şeyhine karşı kalbi soğuyor. Muhabbeti kesiliyor. Hergün kendisine uğrayan hürmet ve saygı gösteren şeyhi o günden sonraki ziyaretlerinde bakar ki tüccar hiç hürmet göstermiyor, adabı falan terk etmiş. Dayanamaz : �Banı karşı soğuk davranıyorsun, muhabbetin kalmamış, bunun sebebi nedir?� diye ısrar eder. Tüccar evvelâ söylemek istemez, fakat ısrar karşısında hakikati söyler : �Benim dinimde kâfire hürmet yoktur. Allah�ın inayetiyle keşfim, kerametim açıldı, Levhi Mahfuza şeyhimin makamına bakayım, dedim. Baktım, seni orada papaz olarak gördüm. Kâfire hürmet caiz olmadığı için sana hizmet etmiyorum.� Papaz donup kalıyor.
�Burada benim papaz olduğumu bilen hiç kimse yok. Bunu bildiğine göre senin keşfin haktır. Müslümanlık da hak dindir� diyerek Kelime-i Şehadet getirip Müslüman oluyor. �Ben zannediyordum ki şeyhler bu dünya malı için şeyhlik yapıyorlar, milleti kandırıyorlar. Onun için ben de şeyhlik yaparım, diye düşündüm. Tarikat adabını öğrenip kendime şeyhlik tasarlamakla bu işin olacağını zannediyordum. Halbuki bu işte hakikat vardır ve İslâmiyet hak dindir. Tarikat-ı Nakşîbendiye de hak ve müstakim bir yoldur� deyip İslmiyeti kabul ediyor.
Nakşîbendi Tarikatı hakiki bir tarikattır. Bundan istifade edip gayeye ulaşmak da ancak tarikata uymayan şeylerden kaçınmak, tarikatın yolundan gitmek ve Allah�a ulaşmayı hedef edinmekle mümkündür. Bu da ancak manevi kuvvetle, sâdâtın himmeti, ve nazarlarıyla olur. Amelinin kuvvetiyle hedefe kimse ulaşamaz. Daha henüz tarikata girmeden bile insanda değişmeler olmaya başlar. Allah muhabbeti hasıl olur. Rabbü�l-Âlemin Hazretleri�nin sevgisi kalplere dolmaya başlar. Kalpler dünyadan koparak, Allah�a, Allah yoluna yönelir. Fakat ne zaman ki tarikata girilirse bu haller o zaman daha da pekişir, kuvvetlenir. Bütün bu değişmeler sohbet kuvvetiyle, zahiri kuvvetle değil, ancak ve ancak manevi kuvvetle, sâdâtın himmeti ve Nakşîbendi Tarikatı�nın bereketiyle meydana gelir.
İnsan hakiki olarak tarikata girdikten, hakiki olarak tövbe edip pişman olduktan sonra, derhal dünya muhabbetinin kesildiğini, eski tamah, buğz ve düşmanlık hallerinin kalmadığını, eski fiil ve hareketlerinin terk edildiğini görür, anlar. Bütün arkadaşlarının değiştiğini fark eder. Tövbe edip tarikata giren o kimsenin huyu değişir; halim olur, sabır ehli olur, kendisinden hakiki muhabbet zuhuru gelir. Allah�a kulluk, tâât tatlı olmaya başlar. İşte bütün bu değişmeler ancak manevi kuvvetle olabilir, zahiri kuvvetle değil. Çok güzel vaaz ve nasihat edip sohbette bulunan çok kimseler vardır ki, topluluklara hitap ederler. Herkes onları dinler. Fakat hiçbir te�sir icra edemezler. Cemaat dağıldıktan sonra sanki hiç o vaaz ve nasihatı dinlememişler gibi cemaatle değişme olmaz. Eğer zahiri kuvvetle irşad işi olsaydı, cemaatin çok değişmesi icap ederdi. İşte bunlar gösteriyor ki, Nakşîbendi�lerdeki değişmeler, düzelmeler bir manevi tasarrufun neticesidir. Zahiri tasarrufla değildir.
Gavs (K.S.A) buyurdu. Gavs-i Hizanî�den bahs ederek, �Onun sohbetleri yok denecek kadar azdı, çok ender sohbet ederdi. Fakat manevi tasarrufun çokluğundan cemaatinin hemen hepsi Allah aşkı, cezbe ve muhabbet içinde bulunurlardı. Zahiri tasarrufla olsaydı bunların olmaması icap ederdi. Demek ki manevi tasarrufla olmaktadır.
İnsanın Allah�a, bu Nakşîbendi Tarikatı�nı nasip ettiği için, insanı vasıta kıldığı için çok hamd ve şükür etmesi lâzım gelir. İnsan gerçekleri ancak bu Tarikata girdikten sonra görebiliyor. Nakşîbendi Tarikatı�nda olanlar, özellikle tarikatta olmayanlara baktığı zaman, onların bu helâldir, şu helâl değil, diye tefrik etmeden önlerine ne gelirse, hoşlarına ne giderse, almakta ve yapmakta olduklarını görüp şeriat ve tarikattan, onların emirlerinden haberlerinin hiç olmadığını müşahede ediyor. Fakat insan tarikata girdikten sonra bunlardan uzaklaştığını görüp hissettiği için Allah�a çok şükür ve hamd etmesi lâzımdır. Çünkü Cenab-ı Hak bu tarikatı âliyi kendisine nasip edip kurtuluşuna sebep kılmıştır.
İnsanın tarikatın kıymetini bilip verilen vazifelere devam etmesi, atalet göstermemesi lâzımdır ki Allah-u Teâla vermiş olduğu nimetleri geri almasın. Rabbü�l-Âlemin verdiği nimetin kıymetini bilmeyenlerin elinden alır. Nasıl ki Allah-u Teâla bir yerden insana rızkını verdi mi, ona riayet edip o işe sarılması lâzımdır ki işini kaybetmesin, Rabbü�l-Âlemin onun rızkını kesmesin. İşte Allah yolu da aynen böyledir. İnsan bir yerden bir menfaat görürse ona devam etmesi lâzımdır ki Allah-u Teâla elinden almasın. Buna göre kişi Müslümanlığını ziyadeleştirmesi, günahlardan kendini daha çok muhafaza etmesi, Allah emrine karşı gelmekten kendini daha koruması, Allah�ın vermiş olduğu nimetleri unutmaması, amellerinde gevşeklik yapmayıp bilâkis onu günden güne ziyadeleştirmesi icap eder.
Muhabbetin artması için ne lâzımsa onu yapmak, tembellik etmemek gerekir. İnsanın Müslüman kardeşlerini kaybetmemesi ve Allah bahsi, sâdâtın sohbeti yapıldığı yerlerde dolaşması lâzımdır.
Bir gün Gavs (K.S.A) sohbetinde buyurdu : �Bir yerde bir cemaat oldu mu hemen melâike oraya gelir, bakarlar. Şayet Allah bahsi yapılıyorsa onlar dualarda bulunurlar. Yok eğer Allah bahsi yapılmıyorsa o cemaatten nefret ederek, (Eğer siz Allah�a kul olsaydınız, O�nun bahsini yapardınız. Eğer siz Allah aşığı olsaydınız maşukunuzu anardınız) der ve oradan uzaklaşırlar.�
Bu gerçeklerin ışığında artık insanın Allah (C.C) bahsi yapılan yerlere gitmesi, Allah�ın anılmadığı yerlerden de uzaklaşması lâzımdır ki meleklerin nefreti üzerlerinde olmasın. İnsanın, Allah�ın rahmetinden ve meleklerin duasından istifade etmesi için Allah�ın anıldığı yerleri dolaşması, onlara devam etmesi lâzımdır.
Bir seferinde Gavs (K.S.A) sohbetlerinde buyurdular ki : Hazret sohbet aşığıydı. Her zaman sohbet ederdi. Sohbet edecek kimseyi bulamayınca beş � altı yaşlarındaki çocukları toplar, dizlerinin üzerine oturtarak onlara Allah�ın sâdâtın sohbetini yapardı. Hanımı kendisinden bir seferinde sormuş. �Kurban demiş, insan senin için taaccüp ediyor. Üç yaşındaki altı yaşındaki çocuk bu sohbetlerden ne anlıyor ki onları etrafına topluyorsun.� Hazret, cevaben : �Ben de biliyorum bir şey anlamazlar ama benim gayem sohbet edip nâzil olan Allah�ın rahmetinden, bereketinden ve sâdâtın himmetinden istifade etmektir. Zaten, sohbetteki gaye sohbet sırasındaki Allah ve sâdât anıldığı zaman nâzil olan İlâhi rahmetten, İlâhi bereketten, sâdâtın himmet ve nazarlarından istifade etmektir. Menfaat sohbetin kendisinde değildir� dedi.
Bu Nakşîbendi yolunda olanların tamamı Maksud-i Bizzat içindir. Peygamber (A.S.V) şeriatı içindir. Nakşîbendi Tarikatı�nda ve diğer tarikatlarda tek gaye, Allah ve Resûl�ünün sözünden çıkmamak, Peygamber�in (S.A.V) şeriatine tam ittiba ederek Allah�ın rızasını kazanmaktır. Şu husus bilinmelidir ki, maksud tarikat değil, maksud Allah�ın Zatı, Allah�ın dostluğudur. Bütün düşünce Allah ve Resûl�ünün emirlerine uyarak maksudunu Allah�ın Zatı yapmaktır. Bu da ancak Allah�ın emirlerine uymakla olur. Allah�ın emirlerinden asla çıkmamaya gayret edilmelidir. Çünkü tek gaye, maksud odur.
Bunların elde etmenin tek yolu kendini çok muhafaza ederek Allah�ın emrine muhalefette bulunmamak, kendinden günah sudur etmemesine dikkat etmektir. İnsanın Allah yolundan, hakikat yolundan çıkmaması lâzımdır. İşte bunlara titizlikle riayet edilirse Allah rızası o zaman meydana gelir. Rabbü�l-Âlemin o zaman insandan razı olur. Allah rızası elde edilince insanın bütün işleri hallolmuş olur.
Bütün gayeler, tarikat ve diğer çalışmalardaki bütün gayeler yalnız ve yalnız Allah rızası içindir. Maksudi Bizzat içindir. Maksud Allah�ın (C.C) Zatı ve talep onun rızasıdır.
Allah rızası, ancak emirlerine tam itaat etmekle, muhalefet etmemekle, nasıl emretmişse harfiyen tatbik etmekle kazanılır. Ve o kazanıldıktan sonra insanda hiçbir noksanlık kalmaz. Nasıl kalır ki Allah (C.C) ona dost, o da Allah�a (C.C) dost olmuş olur.
Şu bilinmelidir ki Allah-u Teâlâ�nın insanın ibadetine, tââtına asla ihtiyacı yoktur Hâşâ) Rabbü�l-Âlemin onlarla ne büyük, ne de küçük olur. Yapılan bütün amellerde tek maksud Allah�ın rızasıdır. Allah�ın rızası da emirlerine mutlak bir itaat ve sözlerinden dışarıya çıkmamakla olur. Namazdaki, tââtteki ibadetteki, maksud, gaye, menfaat Allah rızasını kazanmak içindir. Bunlar Allah rızası ve Allah dostluğu içindir.
Allah�ın emirlerine muhalefetten azamir derecede kaçınılmalıdır. Unutulmamalı ki Allah�ın namaz, oruç ve diğer ibadetlere hiç ihtiyacı yoktur. Sadece emirlerine itaat için yapılmalıdır. Yasaklarından da, menetmiş olduğu için kaçınılmalıdır. Böylece emretmiş olduklarını yapıp yasaklarından kaçınılmakla Rıza-i İlâhi kazanılmış olur. Bütün gaye bunda, rızada toplanıyor. Çünkü maksud Allah�ın Zatı ve O�nun insandan razı olmasıdır.
Meselâ, insanın birkaç tane oğlu olsa, bunlardan emrine itaat edenini, sözünden çıkmayanını muhakkak ki daha çok sever. Ondan daha çok memnun olur. Diğerleri de evlâtları, ciğerleri oldukları halde emirlerine muhalefet ettikleri için babaları onları sevmez. Onlardan memnun olmaz. Emrine uyan oğluna daha fazla muhabette bulunur,ondan daha hoşnut olur, ne kadar iyi şeyler varsa o emrinde olan oğlu için düşünür. Emrinde olmayan evlâtları için ciğerleri olduğu halde, iyi şeyler düşünmez. İcabında onları malından bile mahrum eder. İşte Allah yolunda da durum böyledir. İnsan Allah rızası için çalışıp onu gözetmeli, bütün gaye Allah rızasını tahsil olmalıdır. Eğer Allah insandan razı olursa insana dünyayı da, âhireti de nasip eder. Ne kadar iyi şeyler varsa, cennet dahil hepsini ona ihsan eder. Maksud dünya menfaati değil, âhirettir, Allah sevgisidir. Allah (C.C) insanı severse karşılığını daha ziyade âhirette verir. Dünya malı vermiş veya vermemiş hiç mühim değildir. Allah rızasının karşılığı âhiret mükafatıdır. Eğer Allah rızasını tahsil etmek nasip olursa, Rabbü�l-Âlemin onu ebedül ebed maksuduna erdirir, ebedi saadet ihsan eder. Ve nihayet ebedi olarak Cemalullaha kavuşturur.
Hakiki dostluk ve hakiki düşmanlık âhirette meydana çıkar, dünyada pek az bilinir. Esas iyilik ve kötülük âhirette meydana çıkar, bu dünyada iyilik kötülük pek belli olmaz. Onun için insanın muhabbeti dünyaya, dünya nimetlerine olmamalıdır. Eğer sevgisi Allah�a değilse ve kendisi de doğru yolda bulunmuyorsa, dünya muhabbeti onu kurtaramaz. Dünya kötülüklerine karşı insanın tedbir alması lâzımdır. Gerçi takdir Allah�ındır ama insanın da tedbiri elden bırakmaması icap eder. Allah�ın takdiri değişmeyeceği halde insan dünya hayatı için, rızkı için her türlü tedbiri alıyor, âhiret için de elinden gelen tedbiri alması, Allah rızasını kazanmak için ameli salihe devam etmesi lâzımdır.
Eğer insana bazı şeyler keşif ve rüya yoluyla beyan olunursa ve kendisi de buna göre hareket ederse indallahta mes�ul değildir.
Peygamber (S.A.V) buyuruyor: (Günahlardan tövbe eden günah işlememiş gibidir)
Allah�ın tövbe dergâhı her daim açıktır. Sâdâtın himmetleri de çoktur. Şimdi de Gavs�ın himmeti çoktur.
29 Haziran 2007 Cuma
HZ.MUHAMMED (SAV)'İN KUTLU SOYU: SEYYİDLER
Peygamber Efendimiz (sav)in kızı Hz. Fatma (ra)dan olan torunu Hz. Hasan (ra) soyundan gelen kişilere İslam kültüründe seyyid adı verilmektedir. Önceleri, Hz. Muhammed (sav)in diğer torunu olan Hz. Hüseyin (ra)ın soyundan olan şahıslar da seyyid olarak nitelendirilmekteydi. Ancak daha sonra, bu kişiler şerif olarak adlandırılmaya başlanmıştır. Günümüzde ise böyle bir ayrım hemen hemen hiç kalmamıştır. Müslüman aleminde, hem Hz. Hasan (ra) nesli hem de Hz. Hüseyin (ra) nesli seyyid diye isimlendirilmektedir.
Arapça olan seyyid kelimesi Türkçede efendi, bey, ileri gelen baş, reis gibi anlamlara gelmektedir. Hadis-i şeriflerde bu ifade, kabile başkanı, topluluğun ileri gelen seçkin kimseleri gibi manalarda kullanılmıştır. Seyyidler, bazı İslam coğrafyalarında habib, emir ya da mir olarak da adlandırılmaktadır.
Büyük hadis alimleri İmam Buhari ve Tirmizi, seyyid kelimesini ilk olarak Resulullah (sav)ın Hz. Hasan (ra) için kullandığını söylemektedirler. Resul-ü Ekrem (sas), bir gün minberde bulunduğu bir sırada yanındaki Hasan (ra)'ı işaret ederek, "Bu oğlum seyyiddir. Umulur ki Allah onun vasıtasıyla iki Müslüman fırkanın barışmasını sağlar" demiştir. (Buhari, Sulh, 9; Fedailul-Ashab, 22; Tirmizi, Menakıp, 31). Peygamberimiz (sav) başka bir hadis-i şerifinde de; "Hasan ve Hüseyin cennet ehlinin gençlerinin iki seyyididirler" (Tirmizi, Menâsık, 31) buyurmuştur.
Hz. Muhammed (sas), tüm Müslüman aleminin şevk ve heyecanla beklediği, Ahir Zamanda zuhur edecek olan Hz. Mehdi (as)nin da kendi soyundan olacağını şöyle müjdelemiştir:
"Biz, Abdulmuttalib'in çocukları cennet ehlinin seyyidleriyiz. Ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi" (İbn Mace, Fiten, 34)
Müslümanlar Seyyidlere Daima Büyük Bir Sevgi ve Saygıyla Yaklaşmışlardır
Müslümanlar Resulullaha duydukları sevgiyi ve muhabbeti, onun kutlu soyundan gelen seyyidlere karşı da daima göstermişlerdir. Müslümanların kalplerindeki coşkun Ehl-i Beyt sevgisinden dolayı, Hz. Muhammed (sas)'in torunlarının soyundan gelenler Müslümanlarca her zaman için büyük bir itibar görmüştür. Hemen hemen bütün İslam ülkelerinde seyyidler dünyevi muamelelerde farklı bir konumda tutulmuş, onlara çeşitli kolaylıklar sağlanmaya çalışılmıştır.
Tarihteki her İslam devletinde, seyyidler zümresinin işleriyle ilgilenen özel bir kurumun bulunmuş olması ve bu müessesenin başında bulunan kimsenin (Nakîbul-Eşrâf efendi) de makamca en yüksek olan kişilerden biri olarak değerlendirilmesi, bu durumun en açık delilidir.
Seyyidler Farklı Coğrafyalara Nasıl Yayılmışlardır?
Dört halife döneminde İslam ahlakını tebliğ etmek için Asya ve Afrikanın pek çok bölgesine giden Müslümanlar olmuştur. Bu tebliğ yolculukları bilhassa Hz. Ömer (ra) ve Hz. Osman (ra) zamanında iyice yoğunlaşmıştır. Kuran ahlakını tüm insanlara anlatmak için yola çıkanların arasında pek çok seyyid de olmuştur. Bu seyyidler çoğunlukla gittikleri bölgelere yerleşmişler ve o bölgenin yerli halkıyla kaynaşmışlardır.
Ancak göç eden seyyidlerin büyük çoğunluğu, göç eden diğer Müslümanlar gibi, Dört Halife Döneminden sonra başa gelen Emevilerin katı tutumu nedeniyle Arabistandan ayrılmışlardır.
Hz. Hasan (ra)nın ve Hz. Hüseyin (ra)in şehit edilmelerinden sonra, seyyidlerin göç hareketleri iyice hız kazanmıştır.
Göçler, o zamanki İslam Devletinin sınır bölgeleri olan Mağrib (Fas), Kafkasya, Maveraünnehir, Horasan, Taberistan, Yemen gibi yerlere olmuştur. Bu seyyid göçleri neticesinde Fasta İdrisiler, Yemende Süleymaniler, İranda Zeydiler gibi pek çok hanedanlık kurulmuştur.
Pek çok seyyid, Moğol ve Türk devletlerine sığınmış, buralardaki yerel halk ile kaynaşmıştır. Hatta kimi zaman, Kafkasyada kurulan Nogay Hanlığında olduğu gibi devletin kurucuları arasında dahi yer almışlardır.
Türkiyeye de Farklı Dönemlerde Seyyid Göçleri Olmuştur
Türkiye, en uzun ömürlü ve en geniş topraklara sahip Türk-İslam Devleti olan Osmanlı İmparatorluğunun tek varisi olması itibariyle seyyidlerin yoğun olarak yerleştiği ülkelerden biridir. Günümüzde yurdumuzun pek çok yerine dağılmış olmakla beraber daha ziyade Ankara, Siirt, Şanlıurfa, Erzurum, Elazığ, Erzincan, Adana, Iğdır gibi şehirlerde daha yoğun olarak yaşamaktadırlar. Bu seyyidlerin çoğu, ilk seyyid göçleriyle beraber Anadoluya gelip yerleşmişlerdir. Ancak daha sonra da çeşitli vesilelerle Türkiye topraklarına olan göç hareketi devam etmiştir. Özellikle Osmanlı-Rus Savaşları ve Rus-Kafkas Savaşları sırasında Anadoluya göç eden çok sayıda Kafkasyalının arasında bir çok seyyid de bulunmaktadır. Bu seyyidler daha ziyade İç Anadolu Bölgesine yerleştirilmişlerdir.
Türk-İslam Kültüründe Seyyidlere Verilen Değer
Türk-İslam devletlerinde ülkenin en saygın ve önde gelen kişileri askerler olarak kabul edilirdi. İdareciler ve halk, seyyidleri de askeri sınıfa mensupmuş gibi değerlendirmişler ve onlara büyük bir itibar göstermişlerdir. Tüm vergilerden ve harçlardan muaf tutulmuşlardır. Devlet herhangi bir maddi sıkıntı yaşamamaları için kendilerine aylık bağlamıştır.
Kimi zaman yerel yöneticiler usulsüz uygulamalarda bulunup seyyid ve şeriflerden vergi almaya çalışmışlardır. Ancak merkezden yapılan düzenlemelerle bu tür muamelelerin önüne geçilmiştir. Hz. Peygamber (sav) soyundan gelen kişilerin hiçbir şekilde incitilmemesi ve onlara son derece saygılı davranılması yönünde bir çok padişah fermanı bulunmaktadır.
Evliya Çelebi gibi pek çok Osmanlı tarihçisi, seyyidlerin çoğunun oldukça alçakgönüllü ve ince düşünceli olduklarını, seyyidliklerini belli etmekten kaçınan bir ahlaka sahip bulunduklarını ifade etmiştir. Ancak zaman içinde, seyyidlerin sahip oldukları imtiyazlardan faydalanmak isteyen art niyetli kişiler ortaya çıkmıştır.
Günümüzde seyyidler, yurdumuzun pek çok yerine dağılmış olmakla beraber daha ziyade Ankara, Siirt, Şanlıurfa, Erzurum, Elazığ, Erzincan, Adana, Iğdır gibi şehirlerde daha yoğun olarak yaşamaktadırlar.
Müteseyyid (sahte seyyid) olarak adlandırılan bu kişilerin sayıları hızla artınca, Devlet-i Ali Osmaniye’nin vergi kaynaklarında meydana gelen ciddi azalmanın önüne geçmek ve seyyidlik makamının namını korumak için bazı önlemler alınmıştır. Seyyid olduğunu iddia eden herkes hakkında detaylı incelemeler yapılmıştır. Seyyid ve şeriflerin silsilelerini ve secere-i tayyibe denilen soy kütüklerini kaydedip koruyan nakübüleşraf isimli bir müessese kurulmuştur. Bu müessese ilk olarak Sultan Çelebi Mehmet zamanında kurulmuş, Fatih Sultan Mehmet döneminde kaldırılmış, II. Bayezid devrinde yeniden ihya edilmiştir.
Sahte seyyidlerin, gerçek seyyidler arasına karışmasına mani olmak için taşraya naib (İstanbulda yaşayan ve seyyidlerin başı olarak görülen nakibüleşraf efendinin vekillerine bu isim verilir) denen özel görevliler gönderilmiş ve teftiş defterleri tutulmuştur. Bu defterler, herhangi bir seyyidlik iddiası üzerine merkezden yürütülen inceleme esnasında, söz konusu isimlerin kayıtlı olup olmadığını bulmakta kolaylık sağlaması için, seyyidliği ortaya koyan mevcut delillere dayanılarak hazırlanmıştır. Nakibüleşrafın başındaki kişi, Osmanlı sarayında oldukça önemli bir yere sahipti. Osmanlı padişahlarının tahta çıkışlarında (cülus merasiminde), kendilerine ilk önce nakibüleşraf efendi bağlılık bildirirdi. Osmanlı bayram törenlerinde, hünkar arz odasından çıkıp tahta oturduğunda nakibüleşraf efendi bir dua ile bayram merasimini açardı.
Hem cülus merasimlerinde hem de bayram törenlerinde, nakibüleşraf sultanı tebrik ettiği esnada padişah hürmeten ayağa kalkardı. Resmi yazışmalarda nakibüleşraflara özgü muayyen ünvanlar kullanılırdı.
Nakibüleşraftan sonra seyyidlerin en büyük amiri olan ve alemdar ünvanı verilen kişiler, sefer sırasında saraydan çıkarak ordu ile beraber gidecek olan sancak-ı şerifi taşırlardı. Sancak-ı şerifin gidiş ve gelişinde, nakibüleşraf efendi ile seyyid ve şerifler sancak merasimine katılarak tekbir alıp salavat getirirlerdi.
Anadolu topraklarında yaşayan seyyidler daha ziyade ulema (din bilginleri) sınıfına mensupturlar. Genelde imamlık, hatiplik, kadılık, müftülük, medrese hocalığı gibi görevlerde bulunmuşlardır.
Osmanlılarda seyyid kabul edilmek için baba tarafı soyunun Hz. Muhammed (sav)e kadar uzanması yeterli görülmüştür. Ancak diğer İslam devletlerinde pek rastlanmayan bir şekilde, yalnızca anne tarafından seyyit olmanın da mümkün olduğu kanaati kabul görmüştür.
Osmanlı İmparatorluğunda al-i Abbas soyu (Resulullah (sav)in amcasının soyu) da seyyidler gibi itibar görmüştür.
MÜRŞİD ZİYARETİNDEN DÖNÜŞ ADABI
MÜRŞİD ZİYARETİNDEN DÖNÜŞ ADABI
Bir mürid, mürşidini ziyarete gittiği zaman ondan izin almadan yanından ayrılmamalıdır. Gelmek irade ile fakat gitmek müsaade iledir. Bir arkadaş ve dostunu ziyarete gidince de bu edebe dikkat etmelidir. Bu konuda Resûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Sizden biriniz, kardeşini ziyaret edip yanında oturduğu zaman, ondan izin almadan kalkıp gitmesin.”101
Vakti müsait olup, tekkede uzun süre kalmaya niyetli olan kimseler kalmak için izin almalıdır. Hem amelden hem de hizmetten kaçan kimseler, tembelliği tercih ederek böyle yapıyorlarsa, hoş karşılanmazlar. Ziyareti uzun tutan kimseler, eğer bütün vakitlerini ibadet, ilim, zikir, hizmet ve hayırlı bir işle doldurabiliyor iseler, tekkede uzun süre kalmaktan zarar görmezler. Bir mekanın hakkı verilemez ise, oradan hemen ayrılmak gerekir. Ancak kendisine görev verilir ve ondan hizmet istenirse, kalmaya devam eder. Çünkü, Allah için Allah dostlarına hizmet etmek, ibadettir.
Yolculuk yapan kimse konakladığı ve mola verdiği herhangi bir mekandan ayrılırken vakit uygunsa iki rekat namaz kılarak ayrılmalıdır. Bu namaz sünnettir. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, konaklamak için inmiş olduğu her yerden iki rekat namaz kılarak ayrılırdı.”102
Bu edebe Mekke-i Mükerreme’den ve Medine-i Münevvere’den ayrılırken de dikkat etmelidir.
Yoldan gelen kimsenin sıhhat ve afiyet içinde dönüş hakkı ve bir şükür olarak kardeşlerine bir şeyler ikram etmesi, dostlarına ziyafet çekmesi müstehaptır. Resûlullah (s.a.v), Efendimiz Medine’ye geldiklerinde bir deve kurban etmiştir.103
Resûlullah (s.a.v) yoldan geceleyin dönmeyi yasaklamış104 ve:
“Sizden biriniz, seferden döndüğünde haber vermeden, aniden ailesinin yanına gece girmesin.”105 buyurmuştur.
Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, bir yol dönüşünde ailesinin yanına geceleyin (geç vakit) gelmezdi. Gelişini ya sabaha ya da akşamdan önceye rast getirirdi.106 Seferden genelde kuşluk vakti dönerdi.107 Önce mescide uğrayıp iki rekat namaz kılar, biraz oturur, sonra hane-i saadetine teşrif ederdi.108
Şartlarımız uygun olduğu sürece bu edeplere dikkat etmelidir. Bunda büyük bir fazilet ve sünneti ihya sevabı vardır. Ancak, kafilenin ve yolun durumuna göre, gece gündüz dönüş ve iniş saatleri değişebilir.
Mukaddes yerleri ve kâmil velileri ziyaretten maksat Allahu Teala’ya yaklaşmaktır.
Mürid, mürşidini ziyaret edip dönerken niyetini, kalbini, durumunu gözden geçirmelidir. Nasıl bir vaziyette gelip hangi hâlde geri döndüğünü düşünmelidir. Kazancının ne olduğuna bakmalıdır. Samimi olarak ziyaretinin tekrarını istemelidir. Ziyaretten sonra yönü memlekete dönse bile, gönlü mürşidinde ve onda gördüğü güzel hâllerde kalmalıdır. Onu kendisine örnek alıp, biraz daha iyi ve samimi kulluk yapmaya niyetlenmelidir. Mürşidi ile bağını kuvvetlendirecek amellere sarılmalıdır. Onunla arasındaki güzel hukuku geliştirecek hizmetleri aramalıdır. Muhabbetini artıracak edepleri öğrenmeli, mürşidini sevindirecek vazifeleri üstlenmelidir. Döndüğü yerlerde, mürşidinin sadece adını değil, ondaki yüksek ahlakı bir derece olsun yaşayarak yaymaya çalışmalıdır.
Şu gerçek unutulmamalıdır: Hakiki mürid, milletin içinde mürşidi ile övünen kimse değildir. Asıl mürid, mürşidinin kendisiyle Allah’ın huzurunda övündüğü ve sevindiği kimsedir.
Her şey O’nun (c.c) elinde
Her şey O’nun (c.c) elinde
Büyük ariflerden Şeyhu’l-İslam Ahmed Cami Hz.lerinin huzuruna bir Türkmen beyi geldi. Yanında ailesi de vardı. Kadının elinde son derece güzel yüzlü bir çocuk bulunuyordu. Çocuğun iki gözü de kördü. Anne-baba büyük bir ızıdırap içindeydiler. Üzüntü ile Ahmed Cami Hz.lerine yaklaştılar ve:
“Efendim! Bu bizim tek oğlumuz; her şeyi güzel, fakat iki gözü görmüyor. Dünyayı gezdik, pek çok doktora gittik, bir çare bulamadık. Dua edecek bir çok veliye ve ulu kişiye gittik, fakat sonuç alamadık. Bizim malımız çoktur; bu yolda hepsini feda etmeye hazırız. Sizin dualarınızın Allah katında kabul edildiğini işittik; kapınıza geldik. Lütfen şu oğlumuza bir nazar ve dua edeniz de gözleri açılsın; bütün malımızı size hediye edelim. Eğer siz de himmet etmezseniz, biz kendimizi yerden yere vurup helak olacağız. Bizi boş çevirmeyin!” diye yalvarmaya başladılar. Ardından yüksek sesle ağlamaya başladılar. Ulu veli böyle bir istek karşında irkildi. Çünkü kendisinden mucize gibi bir şey isteniyordu. Bunu edebe aykırı buldu ve onlara:
“Bu ne acaib bir istek! Körlerin gözlerini açmak Hz. İsa Peygamberin (a.s) mucizesidir. Ahmed Câmi kim oluyor ki ondan bu işi istiyorsunuz? Dedi ve yavaş yavaş oradan uzaklaştı. O sırada Türkmen Beyi ile hanımı kendilerini yere atıp hıçkırarak ağlamaya başladılar. İşte o Anda Ahmed Câmi Hz.lerinin kalbine ilahi bir varidat ve nur hücum etti; içinde bir ses yankılandı, Hazret kendisini tutamadı, iradesi dışında dilinden:
-Biz yaparız, o değil!” sözleri döküldü.
Yanında bulunanlar bu sözü işittiler. Ahmed Câmi birden geri döndü; çocuğun yanına gitti, iki baş parmağını küçük yavrunun gözlerine dayadı ve: “Allah’ın izniyle aç gözlerini ve gör! diye seslendi.
Ellerini çekti, çocuk ışıl ışıl görmeye başladı. Herkes dehşet içinde kalmıştı. Anne-babası çocuğa sarılıp ağlamaya başladılar ve izin alıp sevinç göz yaşları içinde oradan ayrıldılar. Orada bulunanlar Ahmed Câmi Hz.lerine:
-Efendimiz! Önce: ‘Ahmed kim oluyor ki bu işi yapsın’ dediniz, sonra da: “Biz yaparız, o değil’ buyurdunuz. Bu sözlerin manası ne idi? diye sordular; Hazret şu cevabı verdi:
-İlk söz benim sözümdü ve doğrusu bu idi. Ben tek başıma bu işe güç yetiremezdim. İkinci söz bana ait değildi; o kalbime ilham edildi, sırrıma indirildi. O Rabbime ait bir ilhamdı. Bana:
“Ölüleri İsa mı diriltir, körlerin güzünü İsa mı açar, dilsizlerin dilini İsa mı çözer? Onların hepsini biz yaparız!” dendi. Sonra da:
“Geri dön, biz o çocuğun güzünün açılması için seni vasıta yaptık” buyruldu. Bu mana kalbime öyle tesir etti ki iradem dışında dilimden döküldü. O söz ve iş Cenab-ı Hak’tan geldi; Ahmed’in elinde zuhur etti, nefesinde gözüktü.” (Şeyh Safi, Raşahat, 142-143. (Sadeleştirme)
MÜRŞİD TERBİYESİNE GİRİŞ ADABI
MÜRŞİD TERBİYESİNE GİRİŞ ADABI
Mürşidin terbiyesine girmek tövbe ile başlar. Tövbe mürşide değil, Yüce Allah’a yapılmaktadır. Ancak, mürşid bu tövbede, mümine şahit ve yardımcı olmaktadır. Mürşid günahları affetmez, ona böyle bir yetki verilmemiştir. Günahları affedecek olan sadece Yüce Allah’tır. Mürşid, Yüce Peygamberimize (s.a.v) uyarak, bir müminin affedilmesi için alemlerin Rabbine yönelmekte ve yalvarmaktadır. Yüce Rabbinin huzurunda nasıl davranacağını bilmeyen ve buna kendini ehil görmeyen kimseye mürşit, yol göstermekte, usul öğretmektedir. Ayrıca ona tövbesinde yardımcı olmakta, tövbe eden kimsenin kalbine ilahi izin ve destekle feyiz, sevgi ve nur akıtmaktadır. Daha da önemlisi, mürşid, tövbe ile Allah’a dönen kimseyi, özel terbiye dairesine almaktadır. Böylece nefsine ve şeytana karşı zayıf düşen mümin, artık kendisine hayır ve takva yolunda yardım edecek gerçek bir dost ve yardımcı bulmuş olmaktadır.
Tavla Ve SatranÇ Oynamanin Zemmİ Ve HÜkmÜyle İlgİlİ
عن سليمان بن بريدة، عن أبيه؛ أن النبي صلى الله عليه وسلم قال "من لعب بالنردشير، فكأنما صبغ يده في لحم خنزير ودمه".
21 - Süleyman ibni Büreyde'nin, babasından (Radıyallahu Anhüma) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): "Tavla oynayan kişi sanki elini domuz eti ve kanıyla boyamış gibidir." (Müslim, şiir:1, No:2260,4/1770, İbni Mace, Edep:43, No:3763, 2/1238, Ahmed ibni Hanbel, Müsned, No: 23040, 9/16) buyurarak, domuzun etine tutmaktan bile insanları nefret ettirdiğine göre, ya o domuzun etini yemek ve ondan gıdalanmak hakkındaki tehditler nasıl olur?
عن أَبِي مُوسَى الاشْعَرِيّ أَنّ رَسُولَ الله صلى الله عليه وسلم قالَ: "مَنْ لَعِبَ بالنّرْدِ فَقَدْ عَصَى الله وَرَسُولَهُ".
22 - Ebu Musa el-Eşarî (Radıyallahu Anh) dan rivayet edildiğine göre; Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Kim, zarla oynarsa şüphesiz Allah'a ve Resulüne İsyan etmiş Olur." (Ebu Davud, Edep:64, No:4938, 2/702, îbn-i Mace, Edep:43, No:3762,2/1237, Ahmed İbn-i Hanbel, No:19538,7/130, Hakim, Müstedrek, No:160,1/114, Sahih îbni Hıbban,No:5842,7/545)
مثل الذي يلعب بالنرد ثم يقوم يصلي مثل الذي يتوضأ بالقيح ودم الخنزير ثم يقوم فيصلي. (حم عن أبي عبد الرحمن الخطمي؛ ع، ق، ص عن أبي سعيد).
23 - Musa ibni Abdirrahman (Radıyallahu Anh) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Tavla oynayıp da sonra kalkıp namaz kılanın hâli, irin ve domuz kanı ile abdest alıp da kalkıp kılan gibidir (namazı kabul olmaz)." (Ahmed ibni Hanbel, Müsned, No:23199, 9/ 50, Ebu Yala, Müsned, No:1104,2/355, Beyhakî, Sünen-i Kübra, No:20953,10/364)
قلوب لاهية وأيد عاملة وألسنة لاغية. (ابن أبي الدنيا في ذم الملاهي، ق عن يحيى بن أبي كثير قال: مر رسول الله صلى الله عليه وسلم بقوم يلعبون بالنرد قال فذكره).
24 - Yahya ibni Ebî Kesir (Radıyallahu Anh) dan rivayet edildiğine göre, Bir kere Resulullah (SaiMiahu Aleyhi ve Sellem) tavla oynayan bir cemaata rastladığında: "Eğlenen kalpler, (boşuna) çalışan (yorulan) eller, boş konuşan diller." buyurmuştur. (Beyhakî, Sünen-i Kübra, No:20963,10/365)
وعن أبي موسى الأشعري، عن رسول الله صلى الله عليه وسلم أنه كان يقول:"اجتنبوا هذه الكعاب الموسومة التي يزجر بها زجراً، فإنها من الميسر".
25 - Ebu Musa el Eşari (Radıyallahu Anh) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "O haksız yere nasip çıkaran yazılı zarlardan sakının, çünkü onlar (la oynamak) kumardandır (bir rivayette de acem kumarıdır)." (İbni Ebî Hatim, No:6745, 4/1196, Ahmed İbni Hanbel, Müsned, No:4263, 2/156, Beyhakî, Şuabu'l-İman:6501, 5/238, Sünen-i Kübra, No:20954, 10/364, İbni Ebid Dünya, Mevsû 'a, Zemmü 'l-Melâhî, 1/81)
إذا مررتم بهؤلاء الذين يلعبون بهذه الأزلام والشطرنج والنرد وما كان من هذه فلا تسلموا عليهم، وإن سلموا عليكم فلا تردوا عليهم. (الديلمي عن أبي هريرة). "إذا اجتمعوا عليها واكبوا جاءهم الشيطان بجنوده فما يزالون يلعبون حتى يتفقوا كالكلاب اجتمعت على جيفةٍ فأكلت منها حتى ملئت بطونها ثمّ تفرّقت"
26 - Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Fal okları, satranç, tavla ve benzeri eğlence aletleriyle oynayanlara rastlarsanız onlara selâm vermeyin, size selâm verirlerse de selâmlarını almayın, çünkü onlar toplanıp bu oyunların başına üşüştüklerinde, şeytan ordularıyla onlara gelir, tâki onlar oyuna devam edip dağılırken bir leşin başına üşüşüp de ondan yiyen, karınları doyduktan sonra dağılan köpekler gibi ayrılırlar." (Deylemî, el Firdevs, No:1045,1/269, Ibni Hacer-i Heytemî, Ez Zevacir,2/401,445)
لله تبارك وتعالى لوح ينظر فيه في كل يوم ثلاثمائة وستين نظرة يرحم بها عباده، ليس لأهل الشاه فيها نصيب.
(الخرائطي في مساوي الأخلاق عن واثلة).
27 - Vasile ibnil Eska' (Radıyallahu Anh) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Allah-u Tealâ Hazretlerinin bir levhası vardır ki, hergün ona üçyüzaltmış kere nazar (tecelli) ederek onunla kullarına rahmet eder, satranç oynayanların ise bu rahmetten nasibi yoktur." (Ali el Muttakî, Kenzu 'l-Ummal, No:40657,15/218)
يأتي على الناس زمان يلعبون بها، ولا يلعب بها إلا كل جبار، والجبار في النار - يعني بالشطرنج - ولا يوقر فيه الكبير ولا يرحم فيه الصغير، يقتل بعضهم بعضا على الدنيا، قلوبهم قلوب الأعاجم وألسنتهم ألسنة العرب، لا يعرفون معروفا ولا ينكرون منكرا ممشى، الصالح فيهم مستخف، أولئك شرار خلق الله، لا ينظر الله إليهم يوم القيامة. (الديلمي عن أنس).
28 - Hazreti Enes (Radıyallahu Anh) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki satranç oynayacaklardır, o oyunu ancak her cebbar (zorba) kişi oynar, zorbalarsa ateştedir. O oyunda büyüklere hürmet edilmez, küçüklere acınmaz, dünyadan sebep birbirini öldürürler, dilleri arap dili kalpleri ise acem kalbidir.
Maruf (aklın ve şeriatın kabul ettiği şeyi) tanımazlar, kötü gidişi de reddetmezler, onların arasında iyi insanlar küçümsenir, işte onlar Allah'ın yaratıklarının en şerlileridir. Kıyamet günü Allah-u Tealâ onlara nazar etmez (rahmetiyle bakmaz)." (Ali el Muttaki, Kenzü'l-Ummal, No:40652, 15/217, Deylemî, Müsned-i Firdevs, No:8676,5/440)
ألا إن أصحاب الشاه في النار الذين يقولون: قتلت والله شاهك. (الديلمي عن ابن عباس).
29 - İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Şunu bilin ki! 'Vallahi senin şahını öldürdüm' diyen satranç ashabı şüphesiz ki cehennemdedir. (Deylemî, Müsned-i Firdevs, No:488,1/138, Ali el Muttaki, Kenzu'l-Ummal, No/40654, 25/218)
ملعون من لعب بالشطرنج، والناظر إليها كآكل لحم الخنزير. (عبدان وأبو موسى وابن حزم عن حبة بن مسلم).
30 - Habbe ibni Müslim (Radıyallahu Anh) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): "Satranç oynayan mel'undur, o oyunu seyreden de hınzır eti yiyen gibidir" buyurmuştur. (Ali el Müttakî, Kenzu'l Ummal, No:40636,15/215, Deylemî, Müsned-i Firdevs, No:6391,4/126, Münavî, Feyzü'l-Kadir, No:8209,6/7)
عن زبيد؟؟ بن الصلت أنه سمع عثمان وهو على المنبر يقول: يا أيها الناس! إياكم والميسر - يريد النرد - فإنها قد ذكرت على أنها في بيوت ناس منكم، فمن كانت في بيته فليحرقها أو يكسرها، وقال عثمان مرة أخرى وهو على المنبر: يا أيها الناس! إني قد كلمتكم في هذا النرد ولم أركم أخرجتموها، فلقد هممت أن آمر بحزم الحطب ثم أرسل إلى بيوت الذين هي في بيوتهم فأحرقها عليهم. (ق).
31 - Zebîd İbni Salt (Radıyallahu Anh), Osman İbni Affan (Radıyallahu Anh) ın minber üzerinde şöyle dediğini işitmiştir: "Ey insanlar tavla denen kumardan sakının! Çünkü bana anlatıldığına göre içinizden bir takım insanların evlerinde bu alet bulunmaktaymış, artık kimin evinde varsa, onu yaksın veya kırsın."
Hazreti Osman (Radıyallahu Anh) bir kere de minber üzerinde şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Ben sizinle bu tavla hakkında konuşmuştum, fakat yine sizin o aleti evlerinizden çıkarttığınızı zannetmiyorum, Vallahi bir odun demeti toplatıp ta evlerinde tavla bulunanlara gönderip ocaklarını başlarına yakmayı kastettim." (Beyhakî, Sünen-i Kübra, No:20956,10/364)
Aişe (Radıyallahu Anha) validemiz kendisine ait olan evde oturan bir hane halkının yanlarında bir tavla bulunduğunu işitince onlara: "Eğer onu çıkartmazsanız ben elbette sizi evimden çıkartacağım." diye haber yollamıştır. (Beyhakî, Sünen-i Kübra, No:20960,10/365)
Abdullah ibni Amr (Radıyallahu Anh) şöyle buyurmuştur: "Tavla ile kumar oynayan, domuz eti yemiş gibidir, kumar olmaksızın oynayan ise domuz yağı İle yağlanmış gibidir." (Beyhakî, Sünen-i Kübra, No:20961,10/365)
İbni Zübeyr (Radıyallahu Anh) Mekke-i Mükerreme'de şöyle bir hutbe okumuştur: "Ey Mekke halkı! Bana ulaşan habere göre Kureyş'ten bir takım erkekler tavla oynuyorlarmış, şüphesiz ki Allah-u Tealâ kitabında: "Ey iman edenler! şarap (içki), kumar, (tapılmak için) dikili taşlar (putlar), fal (ve şans) okları ancak birer şeytan işi pisliktir, bunlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz." , "Şeytan, içki ve kumar sebebiyle ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vaz geçtiniz değil mi?" buyurmaktadır.
Ben Allah-u Tealâ'ya yemin ederim ki, bu oyunu oynayan bir kişi bana getirilirse, mutlaka onu tüylerinde ve derisinde (döverek) cezalandırırım, üzerindekileri (mallarını) da bana getirene veririm."
İbni Ömer (Radıyallahu Anhuma) ya satrancın hükmü sorulduğunda: "O, tavladan daha şerlidir." buyurdu.
Ebu Cafer (Radıyallahu Anh) a aynı soru sorulduğunda: "O mecusîliktir, onunla oynamayın." buyurdu.
Abdulmelik ibni Umeyr (Rahimehullah) şöyle demiştir: Şam ehlinden bir zat zuhuratta şöyle görmüştür, her müminin her gün oniki defa günahları mağfiret olunur, ancak satranç oynayanlar müstesna." (ibni Ebid Dünya, Mevsû'a, Zemmü'l-Melâhi, 1/83, Süyûtî, Dürrül Mensur, 3/169)


